iPad 2 Çıktı mı? Çıkıyorsa ne zaman?

Pek bir ontolojik soru oldu farkındayım. Ciddi bir kesim için ontoloji noktasına varmasa da yemeyip içmeyip takip ettiği bir husus. Benim de son 1 aydır yakından takip ettiğim bir konu haline geldi tabletler.

iPad’in açtığı yolda, gösterdiği hedefe ilerleyen rakiplerine oranla, her yıl çıkaracağı iPhone’un yanı sıra iPad’in yeni versiyonun yani iPad 2’nin ne zaman, ne şekilde çıkacağı uzunca bir süredir merak konusu idi.

Samsung Galaxy  Tab ile tam karşısında GSM özellikli bir cihazla dikilip, ciddi derecede pazar payına saldırmış olsa da esas tehdit Google’ın da desteklediği Android ve onun son sürümü olacak olan Android 3.0 Honeycomb altyapılı Motorola XOOM gözükmekte idi. Yanı sıra Blackberry Playbook gibi cihazlarda her geçen gün artmakta ve tablet piyasasında kendine yer edinmekte. Nihai olarak Barcelona’daki devasa forumda da Samsung’un Galaxy 10.1 olarak tanıttığı cihazında iPad klasmanında(ekran, çap ve diğer özellikler) bir statüye yükselme çabası doğal olarak iPad’in lansman tarihinin doğal olarak yaklaştığını ifade etmekteydi sıkı takipçilerine.

Steve Jobs’ın rahatsızlığının ilerlemesi, Okumaya devam et iPad 2 Çıktı mı? Çıkıyorsa ne zaman?

Reklamlar

Sosyal Medya Ayakkabısı

Özgür Alaz trendler arasında buna da yer vermişti sanıyorum. Ya da bana öyle geliyor. Şurdan bakabilirsiniz o trend tahminlerine. Gezinirken farkettim. Sosyal medyayı kullanmanın yanı sıra ürünlerinin (somut/elle tutulur gözle görülür) de aktif hayatımızda yer alması yakın gelecek beklentileri arasında yer alıyor.

Sadece uygulama (apps) desteğinin ve temsiliyetinin insan denen yaratılmışların en mukaddesine yetemeyeceği aşikar. Bunun farkına varan “insan ve müşteri odaklı” Nike, bu konuyla ilgili birtakım fotoğraflar yayınlamaya başlamış bile.

Firefox, Twitter ve Google’ın Dunk model ayakkabısını yapılmış! ‘Brass Monki’ lakabıyla tanınan David Reese amcanın tasarladığı bu pabuçların değerinin ise 250 – 400 avro bandında yer alacağı düşünülmekteymiş.

Bir zamanlar graffiti işi ile ciddi derecede ilgilenmiş biri olarak, ABD piyasasından alınabilecek 60 – 100 dolar aralığındaki bu ayakkabıların üzerine “air brush” ile çok çok daha ekonomik olarak bireysel tasarımların yapılabilir olduğunu düşünmekteyim.

Bu sebeple, son kullanıcı nezdinde dünya üzerindeki hemen herkes bu fiyatlara yaklaşamayacaktır. Sadece Gossip Girl ile onun bizdeki çakması Küçük Sırlar ‘da temsil edilen kesimden bahsetmiyorsak. O grupta yer alan kişiler kesinlikle alır! =) Ama yeni farkettim topuğu yok… Almazlar herhalde!

Son olarak belirtmekte fayda var ki! Dost başa, düşman ayağa bakar!

Biskolata Reklamını da (ç)almışız!

Türk Reklamcılığı için devrim olmasa da, yarattığı algı ve sosyal medyadaki gördüğü ilgi sebebiyle Biskolata reklamı son 1 ayda epey ses getirdi. Açıkçası ilk izlediğimde düşünce pek hoşuma gitmese de mesajın vurgusunu hissedebiliyordunuz. Elif Şafak’ın Aşk kitabının Pembe kapaklı olması ve kadınlar tarafından büyük ilgi görmesi gibi, bu reklam da sanki sadece kadınlara yönelik hazırlanmış gibiydi. Bisküvi üretimi ile ilgili o kadar “çekici” kişiyi kullanmak iyi bir fikir gibi geliyordu. Pitching Idea olarak başarılı bile sayılabilir belki. Çok uzatmadan; ilgili videoyu paylaşayım şöyle..

Sonra bugün bunu buldum. Oradan oraya zıplarken, bu reklamın türevlerini izlerken. Ve evet, acı gerçek karşıma çıktı.

Biskolata reklamı da (ç)alıntı çıktı, inşallah bisküvinin kendisi de çalıntı değildir 🙂 . Konsept ve kullanılan adamlara kadar bu kadar mı benzer yahu!

Buyrun diyorum ve sözü size bırakıyorum.

TEDxReset 2011

Geçen yıl katıldığım ve çok etkilendiğim, internetten izlediğim videoları ile mest olduğum TED’in lokalde yapılanlarına TEDx denilmekte. Bu seneki etkinlikten Ocak ayı içinde haberim oldu. Gerçi son 2 aydır takip ediyordum web sitesini, eli kulağında derler ya o misal işte.  Zira geçtiğimiz yılda şubat ayı içerisinde olmuştu ve merakla bekliyordum bu seneki etkinliği. Kaçırmak istemiyor, katılımı merak ediyor, geçen senenin üzerine neler konulabilecek onu merak ediyor, yeni ilhamlar ile karşılaşmayı umuyordum. Tüm bu sebepler TEDxReset’in önemini arttırmakla da kalmamış, merakın dayanılması zor bir hale gelişine neden olmuştu. Çatalı kaşığı eline alıp, yemeğini bekleyen çocuklar gibi hissediyordum kendimi son 3 aydır. İlginç bir benzetme oldu farkındayım ama ilginçtir ki bu sene ki afişte de çatal gölgeli kaşık görseli kullanılmıştı. 🙂

TED adına 2010 ‘da Elif Şafak’ı da görmüştük üstelik. Türkiye’de de yaygınlaşmaya, tanınırlığı, bilinirliği artmıştı. 2010 yılında başladığımız ve benim de çok emeğimin olduğu Geleceğe Değer’deki performansımda TED’in ve TED mantığının önemi de çok önemli bir noktada yer aldı. 18 dakikada sunum yapma meselesi önemli sonuçta. Ocak sonu itibariyle başvurular açıldı ve RESET sorumuzu sormamız istendi bizlerden. Matrix ‘i anımsatan kaşık ile sorular soruldu ve nihayet davetiye de geldi posta kutumuza.

Etkinlik 10 Şubat 2011’de, 2010’da olduğu gibi Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’de olacak idi. Şirketten nasıl izin alırım, nasıl bir mazaret beyan ederim’i düşünemedim bile başvuruyu yaparken. Başvurdum ve 31 Ocak’ta da davetiyen var şeklinde bir mail de alınca tüm saha ve zemin koşulları hazırdı artık. Son güne kadar bekledim. Bu süreçte birkaç arkadaşımı da bilgilendirdim. Hatta sayemde 2 arkadaş da katılmış oldu etkinliğe.

10 Şubat sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nde aldım soluğu. Saat 8:00 idi. 7.40 gibi üst kapıdan Boğaz manzarası ile ağaçlardan taze havayı soluya soluya indim güney meydana. İnsanın içinde bir kıpırdanma oluyor doğal olarak. Klasik çadırı gördüm yine. Gün yeni ağarıyor, etkinlik ve etraf yeni toparlanıyordu. Küratör Ali Üstündağ ile karşılaştık girişte ve ayak üstü sohbet ettik, geçen yıl ve bu yıl arasında 2-3 dakikalık sohbet oldu. Derken, Beliğ Güreller ile sohbete koyuldum. 2-3 dakikalık o sohbeti müteakip beklentim de arttı. O saatte, 2 etkinliğe ilişkin yapılan sohbetlerle ısındım ortama. Kahvemi alıp yudumlamaya başlamışken twitter’dan da uzun süredir takip ettiğim; Grey Istanbul’dan Bülent Keleş ile tanıştık, ayak üstü onunla da lafladık. Derken şirketten 1-2 arkadaş ile Ali Üstündağ’ın nazik ve hoşsohbet eşi de sohbetimize katıldı. Derken; salona geçtik ve beklemeye başladık. Açılışı Dr. Quantum yaptı. Sema gösterilerindeki hareketler ile fizik ve kuantum fiziği arasındaki hareketleri karşılaştırması ilginçti. Üslubu ile salondakilere format attığını da rahatlıkla belirtebilirim sanırım. Çeviriyi almayı unutmuş olmak birtakım bağlamları kaçırmayı da beraberinde getirmiş oldu.

Müteakiben Yankı Yazgan, unutmak, hatırlamak ve İzmir Enginarı ile birlikte hoş bir sunum yaptı. Sunum becerisi açısından biraz sorunlu olsa da, içerik fena değildi. Beklentileri karşıladı diyebilirim. Amigdala’yı da sahneden vurgulamış olması güzel bir detaydı, atlamadı o da vahşi beynimizi. Ve mutluluğun hatırlanan bir durum olduğuna ilişkin vurgusu sanıyorum ki her zihne kısa bir reset attı.

Ardından sahne alan Astrolog Hakan Kırkoglu‘nun ne anlatmak istediğini ve temel mesajının ne olduğunu Psikoloji, Benlik ve Post-Yapısalcılık ile ilgili bir geçmişimin olması sebebiyle anlamaya yaklaştım desem de, pek başarılı bir sunum olmadığını beyan edebilirim.

Ve derken Erdil Yaşaroğlu çıktı. Belki de o ana kadar ve tüm gün içindeki What If sorusunu hayatına nasıl monte ettiğini ve ekmeğini kazandığı çizgisi, kalemi, kahramanları ve karikatürleri ile bir bütünü inşa ederken “ya…..” “ya da …..” sorusunu ne sıklıkla sorduğunu çok başarılı örneklerle, espriyi ihmal etmeden ve en önemlisi abartmadan çok hoş bir biçimde gerçekleştirdi. Canlı canlı bir çizim yapmış olması da salondakileri mutlu etti. Çizdiği karikatürü istediğimde “tabii ki” diyerek vermesi de ayrı bir güzel hatıra oldu benim için. Bkz:Girişimci Ruh J

Erdil’den alınan notlar ise şu şekilde;

1. Olaya g*tünden bak.

2. Verileni reddet.

3. Espri yolu. 360 Derece.

4. Keşke küfür olmasa. Hassktr!(Buna bayıldım!)

Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek’in neden bahsettiği konusunda en ufak bir fikrim yok. Bana öyle geliyor ki, hikayeler temasını çok iyi işleyebilirdi, elinde çok sağlam bir Kamerun videosu vardı ve onunla da iyi bir başlangıç sergiledi ancak devamı o doğrultuda iyi gelemedi. Son dakikalarda beyan ettiği üzere 1001 gece masalları üzerine odaklanıp, çok hoş bir mizanpaj sergileyebilirdi gibi geliyor. Metafor ve kurgusu fena değildi ancak ilişkilendirmeyi yapamadığı için sınıfta kaldı diyebiliriz.

Transiberia ‘ya parantez açmak lazım. Şahaneydiler! Şahane!

Ken Robinson’un videosu çok başarılıydı açıkçası. Olağanüstü ve şapka çıkarılacak cinsten bile diyebilirim. Eğitim ile kimsenin ilgilenmiyor olduğuna ilişkin bir diğer konuşmasını da bilince, bu konuşması pek bir anlam kazandı. 2006 ve 2010 yıllarındaki 2 konuşması kesinlikle incelenmeli. Gönül isterdi ki bu yıl TEDxReset konuşmacıları da öncesinde bir kez izlemiş olsalardı, hazırlansalardı.

Maalesef öğleden sonra salondan ayrılmak durumunda kaldım iş ile ilgili acil bir durum sebebiyle, ancak programı canlı olarak vidicast sayesinde takip edebildim. Öğleden sonrası için M.Serdar Kuzuloğlu hazırlandığını, çalıştığını, bu işi ciddiye aldığını ve kendisine kadar ki birçok konuşmacıya ders verircesine konuşmasını yaptı. Çok çok başarılıydı. 18 dakikada bunca şey anlatılır mı diye sorgulattı kendisini dinleyenlere. Sanal dünyanın sanallığı ile karşımıza çıkabilecekler hakkında ve bu dünyanın kullanım oranları ile ilgili sunduğu istatistikler takdire şayandı. Ruh Koçu ne lan diyerek beni benden aldı.

Ama bence günün adamı, TEDxReset’e damgasını vuran adam kesinlikle öğretmenimiz Hacı ORMANOĞLU idi. Geçtiğimiz yıl Eset Akçilad ‘ın yaptığını bu yıl misliyle o yaptı. Videosuna şuradan ulaşmalısınız(ulaşabilirsiniz demiyorum, ulaşmalısınız!)

Ve bu yazıdan hareketle, birkaç yıl içerisinde ben de bir konuşmacı olmalıyım diyorum kendi kendime. Geleceğe Değer’de de sahneyi biraz deneyimlemiş biri olarak oranın tatlı bir havası var. Ve bu tatlılık; insana iyi gelen, paylaşmanın, sohbetin güzelliğine güzellik katıyor.

Şirket bünyesinde de TED’vari işler yapmanın gerekliliğine inanmaktayım. Gerek yetenekli çalışanların yeteneklerinin daha da geliştirilmesi gerekse de üst düzey yöneticilerin bu tarz paylaşım toplantıları ile maksimum paylaşımı yaparak deneyim ve bilgi transferini sağlaması sağlanmalıdır diye düşünüyorum. Potansiyel olarak nitelendirilen çalışanların tepe yönetimle bir araya getirilmesi işleminde; TED usulü ve üslubu ile hareket etmek faydalı olabilir diye düşünüyorum.

Yazımın sonuna doğru Fatoş KARAHASAN’ın sunum ile ilgili verimli Etkili Sunum için 10 İpucu’nu paylaşmak isterim.

1. Büyük Hayaller Kurun. Hayatınızdaki en iyi konuşmayı yapmaya çalışın. İzleyicilerin hatırlayacakları bir şey yapın. Dünyayı değiştirecek bir fikir paylaşın.
2. Gerçek benliğinizi ortaya koyun. Hayallerinizi paylaşın, rüyalarınız ve aynı zamanda korkularınızı. Başarılar kadar başarısızlıklardan da bahsedin.
3. Karmaşık olanı yalınlaştırın. Zekanızla şaşırtmaya çalışmayın. Soyut kavramlarla konuşmayın. Açıklayın. Örnekler verin. Öyküler anlatın. Spesifik olun.

4. İnsanların duygularıyla iletişim kurun.  Onları güldürün! Ağlatın!
5. Egonuzu Şişirmeyin. Böbürlenmeyin. İnsanları kaçırmanın en garantili yoludur.
6. Sahnede satış yapmayın. Şirketinizden veya organizasyonunuzdan söz etmeyin. Ürün veya hizmetlerinizi pazarlamayı veya maddi destek istemeyin.
7. Diğer konuşmacılar hakkında yorum yapmakta,  eleştirmekte veya övmekte özgürsünüz. Farklı görüşler enerji verir. Heyecanlı bir destek etkilidir.
8. Mümkünse, konuşmanızı notlarınızdan okumayın. Notlarınız olması sorun değil. Eğer dağılmak ve okumak arasında bir tercih yapmanız gerekiyorsa, okuyun.
9. Konuşmanızı zamanında bitirin. Bunun aksi, sizden sonra gelenlerin zamanından çalmak olacaktır.
10. Prova yapın. Zamanlama, açıklık ve etki için güvendiğiniz bir arkadaşınızın önünde prova yapın.

Ve yazımı, Elazığ’dan İstanbul’a gelip, o salondaki herkesin şartelini kapatıp açan değerli öğretmenimizden bir alıntı yaparak bitiriyorum;

“Bir balonla çok şey yapılabilir…” 🙂