Hikayenin Gücü : Hugo

Hugo filmine gittim geçtiğimiz haftalarda. Martin Scorsese’nin güzel bir imzası olduğunu söyleyebilirim. Kardeşimle esas amaç Dedemin İnsanları yönünde idi ama girişteki reklam çalışmasında tam gişede bileti alacakken James Cameron’un “Gördüğüm en iyi 3D filmi” yazısını görmem ile fikri değiştirip, Hugo demem anlık bir şekilde gerçekleşti.

Filmi izlediğimde de mutluluğum daha da arttı. Öyle ki, 5 gün ara ile 2 kez izledim filmi.

3D olayında ise hem Martin’in ilk olarak bu işe girişmesi hem de kimi sahnelerde özellikle hakkını verdiklerini düşünüyorum. Hele ki başlangıç sahnesi olarak Paris’e karların düştüğü filmin giriş kısmındaki 3D çok çok başarılı idi.

En son Woody amcamızın “Midnight in Paris” filmine konuk olmuş ve Paris, geçmiş-sanat ve şiirsel anlatımı ile muazzam bir hikayeye misafir olmuştum. Onun damakta bıraktığı tadı Hugo daha da öteye taşıyor bence.

Son zamanlarda hikaye temasının çok çok önemli olduğunu duyuyorum, okuyorum. Sıkı takip etmeye çalıştığım Coca-Cola Türkiye İnteraktif Pazarlama Müdürü Yüce Zerey‘in de son dönemki sunumlarında görebileceğimiz üzere ciddi bir “hikaye” teması mevcut.

Hikaye’yi bulmak da, kurgulamak da ve en önemlisi anlatabilmek de büyük başarı artık. İşte hem Midnight in Paris hem de Hugo’da bu hikaye temasının çok aşikar şekilde su yüzüne çıktığını söyleyebilirim. Öyle ki her iki yönetmenin muazzam katkılarını göz ardı etmesem de özellikle Hugo’daki 3D olayının çok çok başarılı olmasına rağmen hikayesinin çok daha ön planda olduğunu söylemek istiyorum.

Hikayeyi etkili bir şekilde sunmuşlar, noktalar birbiri ile çok bağlı gibi değildi aslında ve bundan ötürü film arasına kadar aslında tam olarak zihinde oturmuyor film ama aradan sonra alıp yürüyor.

Özellikle sinema tarihine yönelik kısımları da barındıran ve Meliese ve Lumiere kardeşlerin de filmde kendine yer bulması Martin Scorsese’nin ne kadar önemli bir yönetmen olduğunun altını bir kez daha çiziyor kalınca bence. Film eleştirisi, gurusu , uzmanı değilim ama Paris’te saatleri kurmak ile uğraşan bir yetim çocuk ile sinema tarihi arasındaki ilişkinin bu denli güzel harmanlanması, karakterlerin uyumu, tren istasyonu, Hugo Cabret rolündeki genç yeteneğin gözleri ile çok iyi konuşması ve film boyunca kendisine yardım eden Isabelle ‘nin muazzam diksiyonuna, artikülasyonuna ve şiirsel repliklerine hayran kaldığımı belirtmek isterim. Bu iki afacan’ın ise 1997 doğumlu olmaları ise ayrı, apayrı bir durum.

Sinema sanatına, onun çileli gelişimine parmak basan ve Paris’te geçen bu güzel yapımın dilinin İngilizce olmasını ise anlayamadım. Fransızca üzerinden ilerlemesi çok daha farklı kılardı diye düşünüyorum.

“Sinema gündüz görülen rüyadır.” diyordu Hugo babasından aldığı ifadelerle Isabelle’e. İşte bu filmde ben kendimi o hikayenin içinde, etrafında hissettim. Hem hikayenin akışı hem de 3D ‘nin gücüyle oldu muhtemelen. Lakin hikayenin bu denli efektif olmasına baktığımda ve Paris ortak paydasında en son izlediğim Midnight in Paris ile paralellik görüyorum. Bu da güçlü bir hikaye kurgusu.

Woody’e de, Martin’e de teşekkür etmek lazım bu hikayeleri bizle paylaştıkları, bize gündüz gece farkettirmeden rüya göstermeleri ve bu rüyaların çok hoş kurgulara sahip olması sebebiyle…

 

Reklamlar

2 thoughts on “Hikayenin Gücü : Hugo”

    1. Farkında değilsin, bilgin de yok ama bu paylaşımların en önemli sebebi sensin üstad!
      Verdiğin ilham için asıl ben teşekkür ederim.
      Seni blogumda gördüğüme gerçekten çok sevindim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s