Dijital Suretler @2. Sosyal Medya ve İK Zirvesi

İnsan Kaynakları ‘nın Yetenek Yönetimi bakış açısı Sosyal Medya’daki temsiller ile bir araya gelirse nasıl olur?

Sosyal mecrada Yetenek neye göre anlaşılır, nasıl algılanır?

2. Sosyal Medya ve İK Zirvesi’nde yaptığım sunumu aşağıda görebilirsiniz.

@Bosphorus Conferences ‘a ve tüm katılımcılara selamlar!

Hikayenin Gücü : Hugo

Hugo filmine gittim geçtiğimiz haftalarda. Martin Scorsese’nin güzel bir imzası olduğunu söyleyebilirim. Kardeşimle esas amaç Dedemin İnsanları yönünde idi ama girişteki reklam çalışmasında tam gişede bileti alacakken James Cameron’un “Gördüğüm en iyi 3D filmi” yazısını görmem ile fikri değiştirip, Hugo demem anlık bir şekilde gerçekleşti.

Filmi izlediğimde de mutluluğum daha da arttı. Öyle ki, 5 gün ara ile 2 kez izledim filmi.

3D olayında ise hem Martin’in ilk olarak bu işe girişmesi hem de kimi sahnelerde özellikle hakkını verdiklerini düşünüyorum. Hele ki başlangıç sahnesi olarak Paris’e karların düştüğü filmin giriş kısmındaki 3D çok çok başarılı idi.

En son Woody amcamızın “Midnight in Paris” filmine konuk olmuş ve Paris, geçmiş-sanat ve şiirsel anlatımı ile muazzam bir hikayeye misafir olmuştum. Onun damakta bıraktığı tadı Hugo daha da öteye taşıyor bence.

Son zamanlarda hikaye temasının çok çok önemli olduğunu duyuyorum, okuyorum. Sıkı takip etmeye çalıştığım Coca-Cola Türkiye İnteraktif Pazarlama Müdürü Yüce Zerey‘in de son dönemki sunumlarında görebileceğimiz üzere ciddi bir “hikaye” teması mevcut.

Hikaye’yi bulmak da, kurgulamak da ve en önemlisi anlatabilmek de büyük başarı artık. İşte hem Midnight in Paris hem de Hugo’da bu hikaye temasının çok aşikar şekilde su yüzüne çıktığını söyleyebilirim. Öyle ki her iki yönetmenin muazzam katkılarını göz ardı etmesem de özellikle Hugo’daki 3D olayının çok çok başarılı olmasına rağmen hikayesinin çok daha ön planda olduğunu söylemek istiyorum.

Hikayeyi etkili bir şekilde sunmuşlar, noktalar birbiri ile çok bağlı gibi değildi aslında ve bundan ötürü film arasına kadar aslında tam olarak zihinde oturmuyor film ama aradan sonra alıp yürüyor.

Özellikle sinema tarihine yönelik kısımları da barındıran ve Meliese ve Lumiere kardeşlerin de filmde kendine yer bulması Martin Scorsese’nin ne kadar önemli bir yönetmen olduğunun altını bir kez daha çiziyor kalınca bence. Film eleştirisi, gurusu , uzmanı değilim ama Paris’te saatleri kurmak ile uğraşan bir yetim çocuk ile sinema tarihi arasındaki ilişkinin bu denli güzel harmanlanması, karakterlerin uyumu, tren istasyonu, Hugo Cabret rolündeki genç yeteneğin gözleri ile çok iyi konuşması ve film boyunca kendisine yardım eden Isabelle ‘nin muazzam diksiyonuna, artikülasyonuna ve şiirsel repliklerine hayran kaldığımı belirtmek isterim. Bu iki afacan’ın ise 1997 doğumlu olmaları ise ayrı, apayrı bir durum.

Sinema sanatına, onun çileli gelişimine parmak basan ve Paris’te geçen bu güzel yapımın dilinin İngilizce olmasını ise anlayamadım. Fransızca üzerinden ilerlemesi çok daha farklı kılardı diye düşünüyorum.

“Sinema gündüz görülen rüyadır.” diyordu Hugo babasından aldığı ifadelerle Isabelle’e. İşte bu filmde ben kendimi o hikayenin içinde, etrafında hissettim. Hem hikayenin akışı hem de 3D ‘nin gücüyle oldu muhtemelen. Lakin hikayenin bu denli efektif olmasına baktığımda ve Paris ortak paydasında en son izlediğim Midnight in Paris ile paralellik görüyorum. Bu da güçlü bir hikaye kurgusu.

Woody’e de, Martin’e de teşekkür etmek lazım bu hikayeleri bizle paylaştıkları, bize gündüz gece farkettirmeden rüya göstermeleri ve bu rüyaların çok hoş kurgulara sahip olması sebebiyle…

 

Ink : Biz Uyurken Neler Oluyor?

Filmlerin pahalı prodüksiyonlu, ünlü oyuncularla bezeli olmasına oldum olası mesafeli oldum. Para ile değil, kafa ile yapılması gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla mesaj verebilen, bir derdi olan, düşündüren, sorgulattıran filmleri oldum olası sevdim.

Benim için önemli olan bir kaçı; The Matrix, The Lord of the Rings, Truman Show, Pulp Fiction, The Green Mile, Forrest Gump, V for Vendetta, Garden State, Brave Heart, Eternal Sunshine of the Spotless Mind…

Bu tarz filmlerden biri de Ink filmi. 2009 yapımı, düş ile kabusun savaşımı gibi diyebiliriz özetinde. Mürekkep diye çevirebileceğimiz bu filmi izledikten sonra çok etkilendiğimi söylemem gerek. Psikoanalitik terapi metodolojisinde kullanılan Rorschach Mürekkep testini anımsatmıştı ilk duyduğumda. Özellikle tematik çok fazla öğe yer alıyor filmde. Yönetmen Jamin Winans’ın farklı dinlerdeki rüyalar, hayaller ve metaforlara ilişkin iyi araştırma yaptığını söyleyebilirim.

Başlarında anlaşılması güç bunu kabul edelim. Ama ilerledikçe, sabrettikçe açılan ve kendi akışına sizi de alan bir film haline dönüşüyor. Beyaz yakalı insanların, modern insanın hayatına, çatışmalarına, rüyalarına, gecesine ve gündüzüne güzel bir bakış attığını söyleyebiliriz.  Yüzüklerin efendisinde yüzüğün gitmesi gerektiği yere ulaşması için nasıl karmaşık bir mücadele veriliyor, bir ekip kurulup 3 film süren bir serüven oluyorsa; Ink’te de hoş ve masalsı yolculuğa tanıklık ediyoruz. Şöyle ki; Okumaya devam et Ink : Biz Uyurken Neler Oluyor?