Sonuç Odaklılık VS. Müşteri Odaklılık

Son birkaç yılda yetkinliklerle fazlasıyla haşır neşir oldum. Model dizaynı, ölçme ve değerlendirme merkezleri ve gelişim koçluğu gibi konular vaktimin %90’ını alıyor. Haliyle yüksek performansın nelere bağlı ve nelerden hareketle oluştuğu konusu oldukça kritik ve önemli oluyor.

Sektörden sektöre, organizasyondan organizasyona  ve fonksiyondan fonksiyona değişiklik gösteren bu olgu insan paydasına geldiğinde ise epeyce değişiklik gösteriyor. Her birimizin farkı karakterleri ve tutumları olmasından ötürü davranışlarımızın kökeninde bile farklılaşıyor. Özellikle yetkinlik değerlendirme konusunda benzer eğitim ve geçmişlere sahip olsa bile farklı yetkinlikler sergileniyor.

Son zamanlarda tanık olduğum bir durumu twitterda da beyan ettim. Bir koltukta taşınacak karpuz sayısı belli zira.
Günümüzde hemen her profesyonelden organizasyonları tarafından başladığı işi takip etmesi ve sonlandırması beklenir durumda. Hız ve çeviklik çağındayız. Oldukça fazla beklentinin olduğu, fark yaratmanın önemli ve temel sayıldığı bir devirde olmamızın yetkinlikler dünyasındaki adı ; Sonuç Odaklılık oldu.

Bu hızlı hareket etmeyi, prosedürleri esnetmeyi, işi veya görevi tamamlamanın değerli bulunduğu, kıvrak hareket etmenin, ısrarcı davranmanın mühim olduğu bir iş yapış biçimini gösteriyor bize.

Beri yandan tüm organizasyonlar müşterisine değer yaratmak, işbirliğini arttırmak, memnuniyeti sağlamak ve uzun vadeli stratejik ortaklık ilkesi ile hareket etmenin günümüz dünyasında hayati olduğunu ve üst yönetimin performans göstergeleri arasında yer aldığını görüyoruz. (NPS Score)

İşte tam da bu noktada bu 2 yetkinliğin bir arada olmasının zor olduğunu düşünüyorum. Bir çalışan aşırı sonuç odaklı ise; işi tamamlamak, bir sonraki göreve geçmek,elleri az kirletmek, detay ve prosedürlere az takılmak yönünde motivasyon sahibidir. Hırs ve azim olarak bizim karşımıza çıkıyor genelde de.

Müşteri odaklılık dediğimiz ise zamana yayılan bir eforu gerektiriyor. Zaman harcamayı, birlikteliği, anlamayı, anlamak için dinlemeyi, daha fazla soru sormayı, satır arasını iyi okumayı ve hatta verilenlerin daha ötesine geçmeyi amaçlamayı gerektirir.

Dolayısıyla doğasında bu ikisini iyi taşımak gerçekten zor zanaat. Tatlıyı çok seven birinin diyet yapmaya çalışması gibi oluyor.

Hız ve hırs bir tarafta anlam ve yakınlık bir tarafta oluyor.

Cevap ve odaklanma bir tarafta soru ve geniş perspektif bir tarafta oluyor.

Şahsi memnuniyet bir tarafta karşının memnuniyeti bir tarafta oluyor.

Yani sanki;

Sonuç Odaklılık karşı cinsi çıkmaya ikna etmek gibiyken, müşteri odaklılık evlilik kararına ikna etmek gibidir.

Üzerine düşünmek lazım.
Vesselam 😉

İKcı Nasıl Olunur? Kaç Tip İKcı vardır? – 2

Previously on İKcı Nasıl Olunur? — >

Mezuniyet’ten sonra kaderin cilvesi yada tokadı yada lütfu ile (artık ne derseniz siz ona) İnsan Kaynakları departmanlarındaki kübiklerden birinde bel desteği olmayan ama kollarını dayayabildiği bir koltukta hayatını idame ettiren profesyonellerin neler yapıp ettiklerine dair belgeselimize kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Dictionary Definition of Psychology

Psikoloji + İK

Kritik Yetenek. Edebiyat fakültesinin Psikoloji bölümünü bitiren arkadaşlarımızın İnsan Kaynakları’nda yer alması fikri çok değil 5 – 10 yıl önce absürt olarak görülürdü. Psikoloji mezunun “literally” Endüstri ve Örgüt Psikolojisi alanına yönelmesinin 2 anlamı olabilirdi; ya Boğaziçi İşletme olmamış, içinde bir İşletme aşkı var, o nedenle bu kulvara girmek istiyor ya da kafası basmıyor “yazık” Psikolog olamayacak, bari şirkette düzgün bir pozisyonda köşe kapayım derdinde olduğu düşünülürdü. Psikoloji mezunu olup İK’da yer almak isteyenlere dair bu çağ dışı zihniyetin ; motivasyonun satın alınamayan, bağlılığın ilahi olarak indirilmediği ve yeteneği yönetmenin 3 kuruş fazla verir hallederiz’den çok daha fazlası olduğunu anlamaları çok uzun sürmedi neyse ki.

Okumaya devam et İKcı Nasıl Olunur? Kaç Tip İKcı vardır? – 2

Who is Perfect?

Engellilik-özür adına her ne derseniz diyin… Bedensel bütünlüğün önemini aşikar. Hep bu konu gündeme geldiğinde gaziler aklıma gelir, halime de dolaylı şekilde şükrederim. Sağlık önemli, her şeyin başı Sağlık derken de aslında basit bir geçiş yapmaktayız..

Güzel ve sıradışı bir çalışma yapılmış bedensel engelli kişilerle ilgili. Mükemmel vücutların şekillendirildiği mankenleri de odağa alan ilginç bir farkındalık çalışması yapılmış. Hoşuma gitti, paylaşayım dedim.

Öğrenci İşleri mi? Allah Düşürmesin!

Öğrenci İşleri Ne işe Yarar? Pek bir felsefi soru oldu farkındayım. Özellikle, devlet üniversiteleri perspektifinden bakıldığında üniversite gibi bir çatının altında nasıl ve ne şekilde barınabildiklerini anlayamadığım bir yapıdır bu öğrenci işleri.

Görev tanımı, çalışanlarından beklenilenler gibi bu kesim için kalburüstü sayılabilecek konulara hiç girmeyeceğim.

Önceki gün İstanbul Üniversitesi’ne işim düştü. Detay vermeye gerek yok, lakin 6 yıl okuduğum okula tekrar yolumun düşmesine başta sevinmiştim. Lakin sevinç enstitü kapısından girip, öğrenci işleri ile temas ettiğim 4.saniyede yerle bir oldu.

Öğrenci işleri öyle bir yer ki, oradaki insanların dış dünyada ne olup bittiğinden hiç haberinin olmadığını düşündürtüyor bana. Oraya mensup kişiler, oranın personeli sanki sadece ev ve ofisleri arasında gidip-geliyorlar. Dışarısı hakkında, dünya hakkında fikirleri yok. Dünya ne tarafa dönüyor diye sorsan yanıt veremezler gibi geliyor bana. Ciddi bir kesim çalışanın 15 yılı aşkın görev süresi var. Öğrenci ile temas eden – dikkat edin öğrenci diye altını çiziyorum – bir birimin bu denli çağdışı, bu denli bilgisiz, ilgisiz, empati yoksunu ve zihinsel fonksiyonları sınırlı kişilerden oluşturulmuş olması adeta bir deney yapılıyormuş etkisi yaratıyor insan üzerinde.

O kadar salak saçma durumlar yaşıyorsunuz ki; “Ahaha kamera nerede, el sallayayım” diye sorasınız geliyor. Ama zaman içerisinde 1-2 espri deneyiminize boş boş baktıkları için hiç ama hiç yeltenmiyorsunuz bile!

Kağnı gibi çalışan kişilerden, yerli – yersiz prosedürlerden ve bürokrasilerin hükümran olduğu bir yer buralar. Öğrenci gibi içerisinde bulunduğumuz dönem itibariyle 90’lı kuşağın olduğu bir zamanda öğrencilerin(gençliğin) olanca hızının aksine olabildiğince yavaş bir birimle karşı karşıya bırakılmanın esprisini anlayabilmek mümkün değil.

2003-2007 yılları arasında Lisans, 2007-2009 yılları arasında Yüksek Lisans yaptığım dönemde telefonla arayıp da ulaşabildiğim vuku bulmamıştır. Tüm arkadaşlarımın da benzer şekilde sayısız deneyimi mevcut. Lisans yıllarım da çok duyduğum bir örneği paylaşayım. Okumaya devam et Öğrenci İşleri mi? Allah Düşürmesin!

Biskolata Reklamını da (ç)almışız!

Türk Reklamcılığı için devrim olmasa da, yarattığı algı ve sosyal medyadaki gördüğü ilgi sebebiyle Biskolata reklamı son 1 ayda epey ses getirdi. Açıkçası ilk izlediğimde düşünce pek hoşuma gitmese de mesajın vurgusunu hissedebiliyordunuz. Elif Şafak’ın Aşk kitabının Pembe kapaklı olması ve kadınlar tarafından büyük ilgi görmesi gibi, bu reklam da sanki sadece kadınlara yönelik hazırlanmış gibiydi. Bisküvi üretimi ile ilgili o kadar “çekici” kişiyi kullanmak iyi bir fikir gibi geliyordu. Pitching Idea olarak başarılı bile sayılabilir belki. Çok uzatmadan; ilgili videoyu paylaşayım şöyle..

Sonra bugün bunu buldum. Oradan oraya zıplarken, bu reklamın türevlerini izlerken. Ve evet, acı gerçek karşıma çıktı.

Biskolata reklamı da (ç)alıntı çıktı, inşallah bisküvinin kendisi de çalıntı değildir 🙂 . Konsept ve kullanılan adamlara kadar bu kadar mı benzer yahu!

Buyrun diyorum ve sözü size bırakıyorum.

TEDxReset 2011

Geçen yıl katıldığım ve çok etkilendiğim, internetten izlediğim videoları ile mest olduğum TED’in lokalde yapılanlarına TEDx denilmekte. Bu seneki etkinlikten Ocak ayı içinde haberim oldu. Gerçi son 2 aydır takip ediyordum web sitesini, eli kulağında derler ya o misal işte.  Zira geçtiğimiz yılda şubat ayı içerisinde olmuştu ve merakla bekliyordum bu seneki etkinliği. Kaçırmak istemiyor, katılımı merak ediyor, geçen senenin üzerine neler konulabilecek onu merak ediyor, yeni ilhamlar ile karşılaşmayı umuyordum. Tüm bu sebepler TEDxReset’in önemini arttırmakla da kalmamış, merakın dayanılması zor bir hale gelişine neden olmuştu. Çatalı kaşığı eline alıp, yemeğini bekleyen çocuklar gibi hissediyordum kendimi son 3 aydır. İlginç bir benzetme oldu farkındayım ama ilginçtir ki bu sene ki afişte de çatal gölgeli kaşık görseli kullanılmıştı. 🙂

TED adına 2010 ‘da Elif Şafak’ı da görmüştük üstelik. Türkiye’de de yaygınlaşmaya, tanınırlığı, bilinirliği artmıştı. 2010 yılında başladığımız ve benim de çok emeğimin olduğu Geleceğe Değer’deki performansımda TED’in ve TED mantığının önemi de çok önemli bir noktada yer aldı. 18 dakikada sunum yapma meselesi önemli sonuçta. Ocak sonu itibariyle başvurular açıldı ve RESET sorumuzu sormamız istendi bizlerden. Matrix ‘i anımsatan kaşık ile sorular soruldu ve nihayet davetiye de geldi posta kutumuza.

Etkinlik 10 Şubat 2011’de, 2010’da olduğu gibi Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall’de olacak idi. Şirketten nasıl izin alırım, nasıl bir mazaret beyan ederim’i düşünemedim bile başvuruyu yaparken. Başvurdum ve 31 Ocak’ta da davetiyen var şeklinde bir mail de alınca tüm saha ve zemin koşulları hazırdı artık. Son güne kadar bekledim. Bu süreçte birkaç arkadaşımı da bilgilendirdim. Hatta sayemde 2 arkadaş da katılmış oldu etkinliğe.

10 Şubat sabahı Boğaziçi Üniversitesi’nde aldım soluğu. Saat 8:00 idi. 7.40 gibi üst kapıdan Boğaz manzarası ile ağaçlardan taze havayı soluya soluya indim güney meydana. İnsanın içinde bir kıpırdanma oluyor doğal olarak. Klasik çadırı gördüm yine. Gün yeni ağarıyor, etkinlik ve etraf yeni toparlanıyordu. Küratör Ali Üstündağ ile karşılaştık girişte ve ayak üstü sohbet ettik, geçen yıl ve bu yıl arasında 2-3 dakikalık sohbet oldu. Derken, Beliğ Güreller ile sohbete koyuldum. 2-3 dakikalık o sohbeti müteakip beklentim de arttı. O saatte, 2 etkinliğe ilişkin yapılan sohbetlerle ısındım ortama. Kahvemi alıp yudumlamaya başlamışken twitter’dan da uzun süredir takip ettiğim; Grey Istanbul’dan Bülent Keleş ile tanıştık, ayak üstü onunla da lafladık. Derken şirketten 1-2 arkadaş ile Ali Üstündağ’ın nazik ve hoşsohbet eşi de sohbetimize katıldı. Derken; salona geçtik ve beklemeye başladık. Açılışı Dr. Quantum yaptı. Sema gösterilerindeki hareketler ile fizik ve kuantum fiziği arasındaki hareketleri karşılaştırması ilginçti. Üslubu ile salondakilere format attığını da rahatlıkla belirtebilirim sanırım. Çeviriyi almayı unutmuş olmak birtakım bağlamları kaçırmayı da beraberinde getirmiş oldu.

Müteakiben Yankı Yazgan, unutmak, hatırlamak ve İzmir Enginarı ile birlikte hoş bir sunum yaptı. Sunum becerisi açısından biraz sorunlu olsa da, içerik fena değildi. Beklentileri karşıladı diyebilirim. Amigdala’yı da sahneden vurgulamış olması güzel bir detaydı, atlamadı o da vahşi beynimizi. Ve mutluluğun hatırlanan bir durum olduğuna ilişkin vurgusu sanıyorum ki her zihne kısa bir reset attı.

Ardından sahne alan Astrolog Hakan Kırkoglu‘nun ne anlatmak istediğini ve temel mesajının ne olduğunu Psikoloji, Benlik ve Post-Yapısalcılık ile ilgili bir geçmişimin olması sebebiyle anlamaya yaklaştım desem de, pek başarılı bir sunum olmadığını beyan edebilirim.

Ve derken Erdil Yaşaroğlu çıktı. Belki de o ana kadar ve tüm gün içindeki What If sorusunu hayatına nasıl monte ettiğini ve ekmeğini kazandığı çizgisi, kalemi, kahramanları ve karikatürleri ile bir bütünü inşa ederken “ya…..” “ya da …..” sorusunu ne sıklıkla sorduğunu çok başarılı örneklerle, espriyi ihmal etmeden ve en önemlisi abartmadan çok hoş bir biçimde gerçekleştirdi. Canlı canlı bir çizim yapmış olması da salondakileri mutlu etti. Çizdiği karikatürü istediğimde “tabii ki” diyerek vermesi de ayrı bir güzel hatıra oldu benim için. Bkz:Girişimci Ruh J

Erdil’den alınan notlar ise şu şekilde;

1. Olaya g*tünden bak.

2. Verileni reddet.

3. Espri yolu. 360 Derece.

4. Keşke küfür olmasa. Hassktr!(Buna bayıldım!)

Atlas Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek’in neden bahsettiği konusunda en ufak bir fikrim yok. Bana öyle geliyor ki, hikayeler temasını çok iyi işleyebilirdi, elinde çok sağlam bir Kamerun videosu vardı ve onunla da iyi bir başlangıç sergiledi ancak devamı o doğrultuda iyi gelemedi. Son dakikalarda beyan ettiği üzere 1001 gece masalları üzerine odaklanıp, çok hoş bir mizanpaj sergileyebilirdi gibi geliyor. Metafor ve kurgusu fena değildi ancak ilişkilendirmeyi yapamadığı için sınıfta kaldı diyebiliriz.

Transiberia ‘ya parantez açmak lazım. Şahaneydiler! Şahane!

Ken Robinson’un videosu çok başarılıydı açıkçası. Olağanüstü ve şapka çıkarılacak cinsten bile diyebilirim. Eğitim ile kimsenin ilgilenmiyor olduğuna ilişkin bir diğer konuşmasını da bilince, bu konuşması pek bir anlam kazandı. 2006 ve 2010 yıllarındaki 2 konuşması kesinlikle incelenmeli. Gönül isterdi ki bu yıl TEDxReset konuşmacıları da öncesinde bir kez izlemiş olsalardı, hazırlansalardı.

Maalesef öğleden sonra salondan ayrılmak durumunda kaldım iş ile ilgili acil bir durum sebebiyle, ancak programı canlı olarak vidicast sayesinde takip edebildim. Öğleden sonrası için M.Serdar Kuzuloğlu hazırlandığını, çalıştığını, bu işi ciddiye aldığını ve kendisine kadar ki birçok konuşmacıya ders verircesine konuşmasını yaptı. Çok çok başarılıydı. 18 dakikada bunca şey anlatılır mı diye sorgulattı kendisini dinleyenlere. Sanal dünyanın sanallığı ile karşımıza çıkabilecekler hakkında ve bu dünyanın kullanım oranları ile ilgili sunduğu istatistikler takdire şayandı. Ruh Koçu ne lan diyerek beni benden aldı.

Ama bence günün adamı, TEDxReset’e damgasını vuran adam kesinlikle öğretmenimiz Hacı ORMANOĞLU idi. Geçtiğimiz yıl Eset Akçilad ‘ın yaptığını bu yıl misliyle o yaptı. Videosuna şuradan ulaşmalısınız(ulaşabilirsiniz demiyorum, ulaşmalısınız!)

Ve bu yazıdan hareketle, birkaç yıl içerisinde ben de bir konuşmacı olmalıyım diyorum kendi kendime. Geleceğe Değer’de de sahneyi biraz deneyimlemiş biri olarak oranın tatlı bir havası var. Ve bu tatlılık; insana iyi gelen, paylaşmanın, sohbetin güzelliğine güzellik katıyor.

Şirket bünyesinde de TED’vari işler yapmanın gerekliliğine inanmaktayım. Gerek yetenekli çalışanların yeteneklerinin daha da geliştirilmesi gerekse de üst düzey yöneticilerin bu tarz paylaşım toplantıları ile maksimum paylaşımı yaparak deneyim ve bilgi transferini sağlaması sağlanmalıdır diye düşünüyorum. Potansiyel olarak nitelendirilen çalışanların tepe yönetimle bir araya getirilmesi işleminde; TED usulü ve üslubu ile hareket etmek faydalı olabilir diye düşünüyorum.

Yazımın sonuna doğru Fatoş KARAHASAN’ın sunum ile ilgili verimli Etkili Sunum için 10 İpucu’nu paylaşmak isterim.

1. Büyük Hayaller Kurun. Hayatınızdaki en iyi konuşmayı yapmaya çalışın. İzleyicilerin hatırlayacakları bir şey yapın. Dünyayı değiştirecek bir fikir paylaşın.
2. Gerçek benliğinizi ortaya koyun. Hayallerinizi paylaşın, rüyalarınız ve aynı zamanda korkularınızı. Başarılar kadar başarısızlıklardan da bahsedin.
3. Karmaşık olanı yalınlaştırın. Zekanızla şaşırtmaya çalışmayın. Soyut kavramlarla konuşmayın. Açıklayın. Örnekler verin. Öyküler anlatın. Spesifik olun.

4. İnsanların duygularıyla iletişim kurun.  Onları güldürün! Ağlatın!
5. Egonuzu Şişirmeyin. Böbürlenmeyin. İnsanları kaçırmanın en garantili yoludur.
6. Sahnede satış yapmayın. Şirketinizden veya organizasyonunuzdan söz etmeyin. Ürün veya hizmetlerinizi pazarlamayı veya maddi destek istemeyin.
7. Diğer konuşmacılar hakkında yorum yapmakta,  eleştirmekte veya övmekte özgürsünüz. Farklı görüşler enerji verir. Heyecanlı bir destek etkilidir.
8. Mümkünse, konuşmanızı notlarınızdan okumayın. Notlarınız olması sorun değil. Eğer dağılmak ve okumak arasında bir tercih yapmanız gerekiyorsa, okuyun.
9. Konuşmanızı zamanında bitirin. Bunun aksi, sizden sonra gelenlerin zamanından çalmak olacaktır.
10. Prova yapın. Zamanlama, açıklık ve etki için güvendiğiniz bir arkadaşınızın önünde prova yapın.

Ve yazımı, Elazığ’dan İstanbul’a gelip, o salondaki herkesin şartelini kapatıp açan değerli öğretmenimizden bir alıntı yaparak bitiriyorum;

“Bir balonla çok şey yapılabilir…” 🙂